Başkalarının Hikâyesinde Kaybolan Adamlar
Kendi hayatının iplerini elinde tutamayan, kendi değerlerini, kendi yolculuğunu unutan insan başkalarının hayatına öykünmeye başlar. Başkasının başarı hikayesi, başkasının yaşam tarzı, ilişkisi, kariyeri onun olur. Bir bakarsın adam kendini TikTok’ta gördüğü adam gibi davranırken yakalar. Instagram’da gördüğü çift gibi bir ilişki ister. Netflix’teki kahraman gibi konuşmaya başlar.
Çünkü artık kendine ait bir “neden”i yoktur...
Elinde telefon, tavanı izliyorsun.
TikTok’ta az önce gördüğün çocuk, Maldivler’de sevgilisiyle gülüşüyor.
YouTube’da adamın biri, nasıl “pasif gelir”le günde 5000 dolar kazandığını anlatıyor.
Instagram’da başka biri, sabah saat 05:00’te kalkmış, sporunu yapmış, kahvesini almış, “günaydın evren” diye story atmış.
Sen?
Yatağın kenarına düşmüş bir hayat gibi yatıyorsun.
Ne sabahın var, ne gecen.
Ne hedefin belli, ne yolun.
Sadece başkalarının hikayesiyle gününü geçiriyorsun.
Bir gün dedem bir söz söylemişti.
“İnsan gözünün gördüğüyle değil, ruhunun gördüğüyle yaşar.”
O zamanlar anlamamıştım.
Ama şimdi bakıyorum, herkes gözle yaşıyor.
Göz neyi görüyorsa, ruh ona inanmaya başlıyor.
Netflix’te mafya dizisi izliyor, sonra sokakta omuz atarak yürümeye başlıyor.
Bir filmde yakışıklı çocuk, kızı sert davranarak etkiliyor. Bizimki de ertesi gün sevgilisine trip atıyor.
Başka biri, influencer’ın gittiği mekana gitmeye çalışıyor, “belki ben de onlar gibi görünürüm” diye.
Kimse aynaya bakmıyor.
Herkes ekrana bakıyor.
Çünkü herkes başkasının senaryosuna özenip kendi hayatında figüran olmuş.
Şu cümle çok önemli:
Kendi hikayesini kaybeden biri, başkalarının hikayesine sığınır.
Aynen öyle.
Adam kendi savaşını kaybetmiş.
Ne yaşamak istediği bir hayat var, ne uğruna ter döktüğü bir dava.
Ama bu boşluk dolmalı.
Nasıl doluyor?
Başkasının hayatını izleyerek.
Başkasının başarı hikayesiyle tatmin olarak.
Başkasının kız arkadaşıyla özdeşleşip “keşke benim de olsa” diye iç çekerek.
Sanal sarhoşluk…
Kendi hayatı bir bataklıkken, Instagram’daki villa story’siyle geçici tatmin arıyor.
Ama her kaydırışta daha da batıyor.
Bir de futbol var mesela.
Bir takımı var, o takımın forması, atkısı, gol sevincine kadar her şeyi ezber.
Ama kendi hayatında neyi savunduğunu bilmiyor.
90 dakika boyunca başka adamların terine, kavgasına, başarısına bağırıyor.
O sırada kendi hayatında kaçıncı dakikada olduğunu bile bilmiyor.
Takımı gol yiyince sinirleniyor, kendini kaybediyor.
Ama kendi kaçırdığı fırsatlara tepki vermiyor.
Çünkü başkasının maçına kendini adamış, kendi oyunu hâlâ yedek kulübesinde bekliyor.
Bir adam gördüm geçen gün kafede.
Üstünde designer sweatshirt, ayakkabılar son moda.
Ama gözleri boş.
Yanındaki kız telefona bakıyor, o da kendi telefonunda.
İkisi de başka hikâyelerde yaşıyor.
O an düşündüm:
“İnsan kendi hikayesini unuttuğunda, başkasıyla süslediği bir boşluk kalıyor geriye.”
Eskiden böyle değildi.
Eskiden adamın hikâyesi babasından geçerdi.
Bir ustası olurdu.
Bir mahallesi olurdu.
Bir sözünün, bir duruşunun anlamı olurdu.
Şimdi?
Hikaye, reklamla başlıyor.
Algoritmayla büyüyor.
Tükettikçe hissediyorsun.
Ama asla doymuyorsun.
Televizyon karakteri gibi yaşamak isteyen adamlar var.
Al Pacino gibi bakıyor aynada kendine.
Ama markete gidip annesinin alışverişini yapmaya üşeniyor.
Birkaç efekt, birkaç soundtrack’le kendini James Bond sanıyor ama ne düşmanı var ne hedefi.
O yüzden RedMasculine olarak diyoruz ki:
Senaryoyu geri al.
Bu senin hayatın.
Bu senin filmin.
Ve şu an başkalarının hikayesinde kayboluyorsan, başrol falan değilsin.
Hayatın sorusu şu:
Senin hikâyen ne?
Sen neyin peşindesin?
Ne uğruna geceni gündüzüne katarsın?
Ne için savaş verirsin?
Eğer cevap yoksa, acı da olsa kabullen:
Sen bir başkasının hikayesine sığınmışsın.
Ama hâlâ geç değil.
Telefonu kapat.
Diziyi durdur.
Filmi kapat.
Şimdi kendi hikayeni yazma zamanı.
